Cuma, Ağustos 18, 2006

aaa pete hala yaşıyor.


babyshambles yeni albüm çıkarıyor. hayret. 18 eylülde. adı da "back on the bus-what goes on tour stays on tour" olucakmış büyük ihtimalle.



şarkı listesi belli olmuş:
beg steal and borrow
french dog blues
sedative
fixing up to go
the blinding
stone me what a life
love you but your e green
palace of bone

side of the road
raise the kaboos
sheepskin tearaway
i wish


beg steal and borrow'u indirin isterseniz.

ben sevmem babyshambles. hizmet olsun diye yapıyorum.


Perşembe, Ağustos 17, 2006

üzülmeyelim. biraz tebessüm. jeff buckley'le.

yazmaya karar verdiğimde 17 ağustos saat 03.00'dı. beyin fırtınası beni jeff buckley'e kadar getirdi yine. biraz can sıkıntısını giderir belki jeff'in eğlenmek için yaptığı ufak coverları görmek, dinlemek. kahkahalar atıp çalıyor söylüyor hepsini. jeff buckley'nin eğlenceli yüzü. buyurun:

jeff buckley-smells like teen spirit
Video sent by serdarcharliebrown

Salı, Ağustos 15, 2006

saygı lütfen


5 sene önce bugün boğaz köprüsünden atladı. eşinden ayrılması, geçirdiği depresyon, şehir hayatının yorucu temposuna daha fazla dayanamadığı konuşuldu hep. iki albümü o yaşarken değil öldükten sonra kıymete bindi. özür dileriz. sadece kuru bir özür dileyebiliyoruz. malesef. duyuyordur umarım. çok özür dileriz.

Pazartesi, Ağustos 14, 2006

get cape wear cape fly


blur ve depeche mode'un essex'ten hemşehrisi 19 yaşındaki Sam Duckworth'un teoride tek kişilik pratikte çok kalabalık grubu get cape wear cape fly.

2004'te silverskin isimli hardcore punk grubundan ayrıldıktan sonra BMS records altında The Remarkable Rocket ve Dave House'la birlikte birer EP ayrıca 5 şarkılık solo EPsi yayınlanmış. 2006'da
i spy ve call me ishmael den oluşan singleı yayınlandı ve bu da albümün habercisi oldu. bu iki şarkıyı burdan indirebilir ya da myspace sayfalarından dinleyebilirsiniz. "Chronicles of a Bohemian Teenager" isimli albüm de geldi geliyor.

kulağa batmayan oturaklı bir sesi var. iddialı, genelde günlük hayatın içinden sözlere sahip akustik şarkılar, yer yer çok kuvvetli elektronik ritmlerle desteklenmiş. hal, tavır bakımından fena halde
gomez'i andırdı bana. aslında kornetçisi, davulcusu, kemancısı, çellocusu ve daha bir çok enstrumanla son derece kalabalık bir sahne ekibi get cape wear cape fly. biraz daha büyüyünce elbow 2 olma ihtimalleri de hiç az değil zira andırmıyor da değil.

daha albümleri çıkmadan ingilizlerin amerikalı bright eyes'e cevabı olarak görüldüğünü de yazalım. ben sevdim ama açıkçası bayılmadım diyip bitirelim.

2005 yılındaki EPsinin ilk şarkısı
Whitewash is Brainwash videosunu da izlemenizi tavsiye ederim. bilgi babında canım.

Cumartesi, Ağustos 12, 2006

brett anderson solo çalışmalarında

Image Hosted by ImageShack.us

tabi ki bu eski bir haber. bernard butler'lı suede, bernard butler'sız suede ve bernard butler'lı the tears'ın ardından brett anderson artık bir süre tek başına takılacağını söylemişti 2005'in aralık ayı civarlarında. o döneme ait şöyle bir röportaj yazısı vardı elimizde;

XFM'e verdiği demece göre , 2006'ın erken dönemlerinde solo albüm yayınlayacağını bildirdi .
Kendisinin bile beklemediği kadar farklı bir çalışma olduğunu söyleyen Brett , "Albümde elektrik gitar yok , tüm gitar bölümlerini ben çaldım ve yaptıklarım arasında bu albüm benim için çok önemli."
Seneye görücüye çıkacak albümünde Brett , Pleasure grubundan Fred Bull ile beraber şarkıları yazmakta . "O iyi bir dost ve de onunla beraber yaptığımız şarkılar gerçekten iyi bir yol almakta"
Albümde meşhur konuklara yer olmadığını vurgulayan Brett Anderson , "Tüm müzisyenler daha önce asla çalışmadığım kişiler . ama en iyisini yapmaktayım . konuk yok , reklam için şaaşalı müzisyenler yok , sadece harika bir çalışma" diye devam ediyor .
Son olarak ise "Solo albümümü tamamlamak için abartmasız , günü gününe studyoya gidiyorum , albümle yatıp kalkıyorum . Son dokunuşları albüme ekliyoruz . Gelecek sene çıkacak ve bu albümden gurur duyuyorum"


haberler albümün 2007'ye sarkabileceği şeklinde. merakla bekliyoruz tabi ki. umarım butler'sız suede zamanlarındaki ışığını, gülüşünü kaybetmiş, boynu bükük, küskün brett'le karşılaşmayız.

ve bonus; dün (10.08.2006) podcast hadisesi dahilinde DiS Radio editörü colin roberts'la yaptığı yaklaşık 40 dakikalık röportajı indirmek için buraya buyurun.

program dahilinde çalınan şarkılar:
Interpol - 'NYC'
The Young Knives - 'Weekends and Bleak Days (Hot Summer)
'Mercury Rev - 'Holes'
Stina Nordenstam - 'Parliament Square'
Suede - 'Everything Will Flow' (demo)

malesef brett'ten yeni bir şarkı yok. şimdilik tek ihtiyacımız iyi bir ingilizce ve tek umudumuz brett'in sözleri.

Cuma, Ağustos 11, 2006

uyusun da büyüsün ninni


uyumanız için hangi ninniyi söylüyordu anneniz? fış fış kayıkçı mı, dandini dandini dastana mı? ben "uyusun da büyüsün ninni" çocuğuyum. annem söylerken suratım küçük emrah vaziyeti alırmış. uyumazmışım sonra da.

bakın adamlar neler yapmışlar bugünün çocukları için; björk, coldplay, led zeppelin, metallica, nirvana, the cure, no doubt, pink floyd, queens of the stone age, radiohead, smashing pumpkins, the beach boys, the eagles, the pixies ve tool'un kimi şarkılarını alıp ziller, çıngıraklar, orglar vb. enstrumanlarla çalarak ninniye çevirmişler. neler neler var, smells like teen spirit, wish you were here, where is my mind... hmmm böyle bitmez, bu grupların aklınıza gelen en tanınmış şarkılarının hepsi.

bi de şimdi düşünün yarının çocuklarını. "ninni diye paranoid android dinliyordum ben arkadaşlar"... aman tanrım. gelecekten korkuyorum.

şarkıların 30ar saniyelik tanıtımlarını dinlemek ve daha fazla bilgi almak için buraya bakabilirsiniz.

Çarşamba, Ağustos 09, 2006

mew

Image Hosted by ImageShack.us

pokemonların en güçlüsünden bahsetmeyeceğim tabi. (hmmm aslında sonrası için hiç de fena bi fikir değil) danimarka'nın şık ceketli, güzel atkılı, sevimli müzikli beyleri konuk. bu siyah halleri kandırmasın sizi. indienin shoegaze kanadından.

jonas bjerre, bo madsen, silas utke graae jorgensen ve daha sonra gruba katılan johan wohlert'den oluşuyor grup. danimarka'da çıkardıkları iki albüm "a triumph for man(1997)" ve "half the world is watching me(2000)"nin ardından sony etiketiyle avrupaya açıldılar. "frengers (2003)" albümü ile oldukça da başarılı oldular. "comforting sounds" ve "she spider" mtv marşları arasına katılmakta zorlanmadı. üstelik yaklaşık 9 dakikalık "comforting sounds" bunu sadece yaklaşık 4 dakikaya indirilmiş haliyle başardı. REM'in dikkatini de çekip (micheal stipe güzel çocukları kaçırmaz) beraber avrupa turnesine çıktılar. "and the glass handed kites (2005)" ise müzik dergileri ve sitelerinden çok iyi not aldı (örneğin pitchfork media'dan 8.4, drowned in sound'dan 9)

jonas bjerre'in sesini ilk duyduğunuzda meleksi tını oldukça etkiliyor. çok sakin bir başlangıç varken şarkının sonu bangır bangır enstrumanlarla bitiyor ki bu enstruman girişleri özel ilgisiz farkedilmeyecek kadar ahenkli. sanırım büyüleyici demek için başka bir nedene ihtiyacımız yok, üstelik elimizde jonas bjerre de varsa. uyumadan önce dinlenecek ninni gibi. hüzünlendiriyor ama sakinleştiriyor ve zihni siliyor sanki. güzel rüya garantisi yok ama kulağınızdan çıkardığınız zaman uyutmayan düşüncelerin hiçbirini o kadar da önemsemiyor oluyorsunuz. (hmmm acaba gündüz yazsaydım bu yazıyı, uyumaktan mı bahsederdim yine?)büyülenmek evet evet. tempo hemen hemen her şarkıda yavaş yavaş hızlanmaya başlıyor ama bunu yapmak için hiç acele etmiyorlar. keyfini çıkarmamızı sağlamışlar. ne kadar uzun olursa olsun bitmesi istenmiyor.
zira son derece rahatlatıcı.

onları düşününce sigur ros'u, radiohead'i ve antony and the johnsons'ı anıyorum ve 2 videoyla başbaşa bırakıyorum sizi.

ah son bir tavsiye; she spider uyumadan önce de çok güzel gidiyor. ben öyle yapıcam.
sizi bilemem.

Mew - comforting sounds.


Mew-She Spider



Salı, Ağustos 08, 2006

iyi davranmak (rehber bölüm 3)

Image Hosted by ImageShack.us

otostopçunun galaksi rehberi 2. kitap evrenin sonundaki restoran bölüm 29'dan alıntıdır.(uzun ama ilginç. tanrıyla ilgili)

"Lombar ağzı açıldı ve üç şekil belirdi, yüzlerini yağmurdan korumak için iki büklüm duruyorlardı.
“Orada mı?” diye bağırdı Trillian, yağmurun sesini bastırarak.
“Evet” dedi Zarniwoop.
“Şu barakada mı?”
“Evet.”
“Tuhaf” dedi Zaphod.
“Ama burası ıssızlığın ortası” dedi Trillian, “yanlış bir yere gelmiş olmalıyız. Evrene bir barakadan hükmedilemez ki.”
Boşanan yağmurun altında koşturarak ilerlediler ve sırılsıklam bir halde kapıya vardılar. Kapıyı çaldılar. Titreyerek beklediler.
Kapı açıldı.
“Buyrun?” dedi adam.
“Şey, özür dilerim” dedi Zarniwoop, “eğer elimdeki veriler yanlış değilse...”
“Evrene sen mi hükmediyorsun?” dedi Zaphod.
Adam ona gülümsedi.
“Bunu yapmamaya gayret ediyorum” dedi. “Islandınız mı?”
Zaphod şaşkınlık içinde ona bakakaldı.
“Islanmak mı?” diye haykırdı. “Islanmış gibi görünmüyor muyuz?”
“Bana göründüğü kadarıyla tamamen ıslanmışsınız” dedi adam, “ama sizin bu konuda hissettikleriniz tamamen farklı olabilir. Eğer sıcağın sizi kurutacağını düşünüyorsanız, içeri girseniz iyi olur.”
Hep birlikte içeri girdiler.
Minik baraka etraflarına bakındılar. Zarniwoop hafif bir hoşnutsuzlukla, Trillian ilgiyle, Zaphod hayranlıkla bakıyordu.
“Hey, eee...” dedi Zaphod, “adın neydi?”
adam onlara tereddütle baktı.
“Bilmiyorum. Niye bir adım olması gerektiğini düşünüyorsunuz? Bir demet belirsiz duyusal algılamaya bir isim vermek bana oldukça tuhaf geliyor.”
Trillian’ı koltuğuna oturmaya davet etti. Kendisi de koltuğun koluna oturdu, Zarniwoop kaskatı bir halde masaya yaslandı, Zaphod’sa döşeğe uzandı.
“Heeyt!” dedi Zaphod. “Kralın tahtı!” Kediyi gıdıkladı.
“Dinleyin” dedi Zarniwoop, “size bazı sorular sormam gerek.”
“Pekâla” dedi adam nazik bir tavırla, “isterseniz kedime şarkı söyleyebilirsiniz.”
“Bunu sever mi?” diye sordu Zaphod.
“Ona sorsan daha iyi olur” dedi adam.
“Konuşuyor mu?” dedi Zaphod.
“Konuştuğunu hiç hatırlamıyorum” dedi adam, “ama belleğim güvenilir değildir.”
Zarniwoop cebinden bir takım notlar çıkardı.
“Şimdi” dedi, “Evrene sizin hükmettiğiniz doğru, değil mi?
“bunu nasıl bilebilirim?” dedi adam.
Zarniwoop kağıtta bir yeri işaretledi.
“Ne kadar zamandır bu işi yapıyorsunuz?”
“Şey” dedi adam, “bu, geçmişle ilgili bir soru, değil mi?”
Zarniwoop kafası karışmış bir şekilde baktı. Beklediği durum tam olarak bu sayılmazdı.
“Evet” dedi.
“Geçmişin, benim şu anki fiziksel duyularımla zihinsel durumum arasındaki uyumsuzluğu gidermek üzere tasarlanmış bir düzmece olmadığını” dedi adam, “ nasıl bilebilirim ki?”
Zarniwoop ona bakakaldı. Sırılsıklam giysilerinden buharlar yükselmeye başlamıştı.
“Yani bütün soruları böyle mi cevaplıyorsunuz?” dedi.
Adam çabucak cevap verdi.
“İnsanların konuştuklarını duyduğumu sandığımda aklıma gelenleri söylerim. Daha fazlası elimden gelmez.”
Zaphod neşeyle bir kahkaha attı.
“İşte buna içerim” dedi ve ortaya çıkardığı Janx şişesinden bir yudum aldı. Ayağa fırladı ve şişeyi Evrenin hükümdarına uzattı, o da memnuniyetle kabul etti.
“Bu sizin için iyi bir şey, yüce hükümdar” dedi, “içinden geçeni söylemeli insan.”
“Hayır, beni dinleyin” dedi Zarniwoop, “birileri size geliyor, öyle değil m? Gemilerle...”
“Sanırım geliyorlar” dedi adam. Şişeyi Trillian’a uzattı.
“Ve sizden kendileri adına” dedi Zarniwoop, “kararlar vermenizi istemiyorlar mı? Yaşamlarıyla ilgili, dünyalarıyla ilgili, savaşlarla ilgili, orada Evrende olup biten her şeyle ilgili?”
“Orada mı?” dedi adam. “Orası neresi?”
“Orada!” dedi Zarniwoop, kapıyı işaret ederek.
“Orada bir şey olduğunu nasıl söyleyebilirsiniz?” dedi adam kibarca. “Kapı kapalı.”
Yağmur çatıyı dövmeye devam ediyordu. Barakanın içi sıcaktı.
“Ama orada koca bir Evren olduğunu biliyorsunuz!” diye haykırdı Zarniwoop. “Var olmadıklarını söyleyerek sorumluluktan kaçamazsınız!”
Zarniwoop öfke içinde titrerken evrenin hükümdarı uzun bir süre düşündü.
“Siz gerçekten çok eminsiniz” dedi en sonunda, “Evreni –eğer öyle bir şey varsa tabii- garanti varmış gibi kabul eden birinin düşüncelerine güvenemem.”
Zarniwoop hala titriyordu, ama susmuştu.
“Ben yalnızca kendi Evrenimle ilgili karar veririm” deye sakince devam etti adam. “Benim Evrenim gözlerim ve kulaklarımdır. Bunun dışında her şey söylentidir.”
“Ama hiçbir şeye inanmaz mısınız?”
Adam omuzlarını silkti ve kedisini kucağına aldı.
“Ne demek istediğinizi anlamıyorum” dedi.
“Bu barakada aldığınız kararların milyonlarca kişinin yaşamını ve kaderini etkilediğini anlamıyor musunuz? Bunların hepsi korkunç bir şekilde yanlış!”
“Bilmiyorum. Bahsettiğin bütün bu kişilerle hiç karşılaşmadım. Senin de karşılaştığından şüpheliyim. Onlar yalnızca duyduğumuz kelimelerde var oluyorlar. Başkalarına ne olduğunu bildiğini söylemek, saçmalıktan başka şey değil. Var olup olmadıklarını yalnızca onlar bilir. Onların da kendi gözleri ve kulaklarından oluşan kendi evrenleri var.”
Trillian lafa karışarak dedi ki:
“Sanırım ben biraz dışarı çıkıp hava almak istiyorum.”
dışarı çıkarak yağmurda yürümeye başladı.
“Başkalarının var olduğuna inanıyor musunuz?” diye Zarniwoop üsteledi.
“Hiçbir fikrim yok. Nasıl söyleyebilirim ki?”
“Trillian’ın nesi olduğuna baksam iyi olacak” dedi Zaphod ve dışarı süzüldü.
Dışarıda, ona şöyle dedi:
“Bence evren oldukça emin ellerde, ne dersin?”
“Çok emin ellerde” dedi Trillian. Yağmurda birlikte yürümeye başladılar.
İçeride Zarniwoop devam ediyordu.

“Ama anlamıyor musunuz, millet sizin bir sözünüzle ölüyor ya da yaşamaya devam ediyor?”
evrenin hükümdarı bekleyebildiği kadar uzun bir süre bekledi. Geminin motorlarının çalıştığını belirten hafif sesi işittiğinde onu bastırmak için konuştu.
“O işin benimle bir ilgisi yok” dedi “ben kimseye karışmıyorum. Tanrı bilir ki, zalim biri değilim ben.”
“Hah!” diye bağırdı, Zarniwoop, “işte ‘Tanrı’ diyorsunuz. Sen de bir şeylere inanıyorsun!”
“Kedim” dedi adam şefkatli bir sesle, onu kucağına alıp okşadı, “ben ona Tanrı derim. Ona her zaman iyi davranırım.”
“Pekâlâ” dedi Zarniwoop, iddiasını sürdürerek, “onun varlığından nasıl emin olabiliyorsun? Onun sizin ona iyi davrandığınızı bildiğini ya da sizin iyiliğinizle ilgili olarak onun ne hissettiğini nasıl biliyorsunuz?”
“Bilemem” dedi adam gülümseyerek, “hiçbir fikrim yok. Yalnızca kedi gibi gözüken bir şeye, belirli bir tarzda davranmak beni mutlu ediyor. Sizin farklı bir davranış tarzınız mı var? Rica ederim, sanırım biraz yoruldum.”
Zarniwoop hiç tatmin olmadığını belirten bir soluk verdi ve etrafına bakındı.

Pazar, Ağustos 06, 2006

on a friday

1986 yılında oxford'ta kurulmuş bir okul grubu on a friday. R.E.M., the smiths, echo and the bunny man ve waterboys'tan etkilenmişler.

solistleri "her yerde duygusuzluk ve ilgisizlik hakimdi ve ingiltere'de bizim dışımızda hiç kimse bununla savaşmıyordu. hatta tavrımızın fazla amerikanvari olduğunu söyleyerek bizi uyarmışlardı. ama biz içimizden gelen şeyi yapmaya devam ettik" diyor şarkı sözleriyle ilgili konuşurken. birbirlerinin müzik zevkinden ve seattle kökenli gruplardan hiç hoşlanmadıklarını söylüyor grup üyeleri.

ilk demolarını 1991 yılında kaydettiler. daha sonra 4 yeni şarkıyla beraber 1992 yılında "drill" adıyla EP olarak da yayınlandı bu demo. tabi ki dinleyebilirsiniz buyurun:


on a friday-demo

Courtyard Studios'ta kaydedilen bu demonun arkasından 20'den fazla plak şirketinden teklif almışlar ve EMI ile 6 albümlük sözleşme imzalamışlar. şu anda 6 stüdyo albümleri var ama "on a friday" ismiyle değil. talking heads'in 1986 çıkışlı albümü "true stories"in 6 numaralı, 3 dakika 14 saniyelik şarkısı "radio head"ten etkilenerek aldıkları radiohead ismiyle.

Cumartesi, Ağustos 05, 2006

south park 10 sezonun tamamı

böyle bişey daha önce görmemiştik. ilk seyrettiğim bölümünde stan'in balığı cinayetler işliyordu. ondan sonra da bi daha hiç kaçırmadım. uzun uzun yazmak istiyorum ama şu anda yapabileceğimi sanmıyorum. sadece anlık bir işe yarama durumuyla south park'ı geçiştireyim. 10 sezonun tüm bölümlerini izleyebileceğiniz bir link vericem şimdilik sadece.
south park-10 sezon

cnbce.com'da komik bir test vardı. onu da copy/paste edeyim ki belki biraz eğlendirir. canınızı sıkmak istemem.

HANGİ SOUTH PARK KARAKTERİSİNİZ?

Hiç tanımadığımız zengin bir çocuğu çok fena dövülmüş, ama hiçbir şeyi çalınmamış bir şekilde kaldırımda yatarken görürseniz ne yaparsınız?
a. Bu bir tuzak olabilir ve ben tehlikelerden korkarım. Hiç durmadan yürümeye devam ederim.
b. Sahip olduğu her şeyini alırım. Bağırıp yardım isteyecek olursa da tekmeyi basarım.
c. Korkudan titrer ve olabildiğince hızlı şekilde oradan kaçarım.
d. Her şeyin yoluna gireceğini söyler ve ‘tensel temasla’ ona destek olurum.
e. Ona sakin olmasını söyler ve hemen yardım bulmaya çalışırım.
f. Acısını dindirmek için ona şarkılar söylerim.
g. Ayağa kalkmasına yardım edip onu evime götürür ve yaralarını sararım.
h. Onu arabama atar ve hastaneye götürürüm.
i. Yanında durup, acınası halini meraklı gözlerle izledikten sonra arkamı dönüp giderim.


SONUÇLAR:

a. Butters, b. Eric Cartman, c. Tweek, d. Big Gay Al, e. Stan Marsh, f. Mr. Hankey the Christmas Poo, g. Kyle Broflovski, h. Chef, i. Kenny McCormick

the good the bad and the queen

damon albarn, clint eastwood hayranlığını sergilemeye devam ediyor. gorillaz çıkış şarkısı clint eastwood'un arkasından yeni grubu için de seçtiği isim sergio leone'nin spagetti westerni "the good the bad and the ugly"e hoş bir gönderme.

hahah yanlış okumadınız evet damon albarn'ın yeni grubu. the good the bad and the queen. üstelik yanındakiler de hiç yabancı insanlar değil. The Clash basçısı paul simonon, The Verve'ün en önemli adamlarından gitaristi simon tong ve nijeryalı davulcu-söz yazarı tony oladipo allen.
eylül ayında single çıkartmayı planlayan grup albüm için de ocak ayını düşünüyormuş. sabırla bekleyelim artık napalım. kadroyu görünce sağlam bir brit-pop albümü hayal ediyor insan.

she wants revenge


yeni joy division'lığı new yorklu interpol'e kaptıran ingiltere cevap vermek için uğraşlar içinde. editors, the deperture gibi gruplar bunun için uğraşadursunlar amerikalılar iddiayı güçlendirmeye devam ediyor. she wants revenge de bunlardan biri.

justin warfield (vokal ve gitar) ve adam bravin (bas ve klavye)'den olusan grubun ( thomas frogatt (gitar, klavye) ve scott ellis(davul) isimli iki de yardımcıları var ama isimleri anılmıyor) albümü 2006 mayısında çıkan kendi isimlerini taşıyan "she wants revenge".

şayet joy division seviyorsanız mutlaka dinleyip bir tadına bakmalısınız. ama benim gibi diğer taraftaysanız onları fazla interpol olmakla itham edip uzak durmayı seçeceğinizi düşünüyorum. zira adı geçen grupların vokallerini sevdiğimi söyleyemem. son olarak diyebilirim ki tear you apart, out of control, these things, i don't wanna fall in love dinlenebilir şarkılar ama bu grubun 3. veya 4. albümlerinin de olabileceğini hiç sanmıyorum. bir süre sonra los angeles barlarında djliğe devam edeceklerdir. sevmedim ben belli değil mi? hele ki blackbud'ı yeni bulmuşken ve boy kill boy da varken.

Cuma, Ağustos 04, 2006

johnny marr resmen modest mouse'ta.


marr ingiliz müzik tarihinin en yetenekli 3-4 gitaristinden biri. biçok gitaristin de ilahı.
the smiths 'te (The Smiths, Meat Is Murder, The Queen Is Dead, Strangeways Here We Come, Rank albümlerinde çaldı) akrabalarıyla beraber iyi günler geçirdi. gruptan ayrıldıktan pek çok önemli insanla çeşitli gruplar kurdu. jeff buckley'nin basçısı olarak tanınan matt johnson'ın anarşik grubu the the (mind bomb(1989) ve dusk (1992) albümlerinde) bunlardan ilkiydi. çok fazla ilgilenmemiş olmalı ki 1991'de de New Order'dan Bernard Sumner ve Pet Shop Boys'dan Neil Tennant ile birlikte (ki Kraftwerk'ten Karl Bartos'u da sayabiliriz aslında) electronic 'te yer aldı. Electronic (1991), Raise the Pressure (1996) ve Twisted Tenderness (1999) albümlerinde çaldı. kuş gibi daldan dala konarken the healers 'la takılmaya başladı yani eski Kula Shaker basçısı Alonza Bevan ve Beatles davulcusu Ringo Starr'ın davulcu oğlu Zak Starkey'le beraber. Boomslang(2003) albümünde çaldılar.

kendine özgü riflerini ilk dinleyişte tanımak hiç zor değil. the smiths'in sadece morrissey'den bahsedilmemesini sağlayan yanı. hatta morrissey'in -davulcuları mike joyce'un da "evet kesinlikle öyle" diyerek onayladığı- "i won't share you"u yazmasına neden olan adam(platonik aşk söylentileri vs).

bernard butler (eski suede) ve ed o'brian (radiohead) her albümde kapak teşekkürlerinde onun adını mutlaka anarlar.

peki bu kadar şeyi neden anlattım? şubat ayından beri beraber çalıştığı modest mouse'a katıldığı resmen açıklandı. bunu söylemek istedim sadece.

Mc Almont & Butler - Speed


güzel bir haberim var. david mc almont ve bernard butler'ın yeni single'larıyla ilgili (7 ağustosta çıkıyor). kısa kesicem, "speed"i dinlemek ister misiniz?
buyurun: Mc Almont & Butler - Speed (56K'ya tıklamanız yeterli)

Çarşamba, Ağustos 02, 2006

düşmanını tanı (rehber bölüm 2)

her şeyin sonunu düşünmek belki kötü bir şey. konumuz hayat ve şu anki bilgilerimiz, ölümün ne olduğunu bilmediğimiz için bu sonun ölüm olduğunu gösteriyor. iyi son/kötü son. konumuz bununla ilgili.
aşağıdaki yazı yeliz sancaktaroğlu'nun bir dergideki yazısından alıntıdır. bazı eklemeler hariç tabi ki.

LSD (lysergic acid diethylamide) : almanya'da ilaç firmasında çalışan albert hooman tarafından bulunmuş ve denenmiş. 40 dakika içeriside garip duygulara kapılmış. görmesinde ve düşüncelerinde içerisinden çıkılması kolay olmayan gariplikler meydana geldi. acid kullanımı çok değişik tepkilere sebep olabiliyor. eğlendiip güldürebiliyor veya paranoyak yapabiliyor. kısacası beynin algılara karşı değişik tepkiler vermesini sağlıyor. vücuda terle veya emilerek geçirilen lsd, kullanımı durdurulduktan sonra bile insan üzerinde etkisini devam ettiren bir madde. ilaç tekrar alımışcasına halüsinasyon görülebiliyor, durup dururken kısa süre için de olsa flash back hadisesi yaşanıyor. zararları beyin hücrelerinin ölmesi ve bu hücrelerin asla yenilenememesi. olayın delirium (halüsinasyonlar) ve şizofreniye kadar yolu var.
sonuç: acı çekerek ölüm.

HİNT KENEVİRİ: insanların binlerce yıldır yetiştirdiği, yediği ya da içtiği madde. almanya ve amerika'da ekimi uzun süredir yasak. kolay yetişen bu bitki izolasyon malzemesi olarak kullanılıyor. hint keneviri dopamin adı verilen ve kas hareketlerini denetleyn hormonu etkiliyor. içenlerin kimisi gülüp şakalaşıyor, kimisi huzursuzluk ve sıkıntı duyuyor. çok fazla ve sık kullananların hayata bakış açısı değişiyor, hırs kaybı, yaşama sevincinden uzaklaşma, insanlardan kaçma gibi etkileri oluyor. en kolay içimi tütünle birlikte sigara gibi olup kısa zamanda başınıza bela oluyor.
sonuç: acı çekerek ölüm.

ECSTASY: içinde bulunan madde %100 ketamin. 20. yüzyıla damgasını vurmuş olmasına rağmen, ecstasy'nin beyin üzerindeki zararları tam olarak bilinmemekte. ama ne şekilde alınırsa alınsın, beynin asal hormonları olan seratonin ve dopamin'in salgılandığı merkezlere tesir ederek, kendimizi iyi hissetmemizi sağlıyor. adı geçen iki hormonun da görevleri arasında vücut ısısını ayrlama olduğundan, ecstasy kullanıcıları, vücut ısılarının artmasıyla ilgili problemler yaşıyorlar. diğer etkileri, geçici bir süre toplum içinde kendini iyi hissetme, harketlilik ve enerji. kullanıldıktan ve etkisi geçtikten sonra vücutta aşırı yorgunluk yapan ecstasy, eğer kullananda bilinmeyen bir hastalık varsa, ölüme kadar giden sonuçlara yol açabiliyor. depresyon, huzursuzluk, hayattan zevk almama gibi yan etkiler görülüyor. uzun süre kullanım neticesinde beyin seratonin hormonunu üretemez hale geliyor.
sonuç: acı çekerek ölüm.


EROİN: en büyük illet. az sayıda kullanımla bağımlısı olunan ve kurtulmanın çok zor olduğu bu madde sinir sistemine etki ediyor ve acıları yok ediyor. fakat bırakıldıktan sonra insanın en ufak bir acıya tahammülü kalmıyor. üstelik bağımlı kişi tedaviye kolay kolay cevap vermiyor. eroin öldürücü etkiye sahip ve pahalı.öldürücü doz kişiden kişiye değişiyor.
sonuç: acı çekerek ölüm.


SPEED: amfetamin sülfat ve kafein içeren oldukça etkili ve tehlikeli bir karışım. genelde amfetaminlerin tümüne bu ad veriliyor. etkileri beyin üzerinde. aşırı kullanımda kullanıcının kendine zarar vermesi doğal bir durum. maddeyi kullanan kişi yerinde duramıyor ve en ufak uyarımlara karşı sert tepkiler verebiliyor.
sonuç: acı çekerek ölüm.

KOKAİN: kalp hastalıklarına, iş dökülmelerine, huzursuzluklara neden olabiliyor. burna çekilerek alınıyor. kişinin kendini iyi ve aktif hissetmesini sağlıyor. 20 dakika kadar. vücutta adrenalin, asetilkolin ve seratonin hormonlarının düzeylerini aniden arttırıyor. alkolle birlikte alındığında (-ki ortam gereği bu doğal) vücuda daha zararlı hale geliyor. bir süre sonra parkinson hastalığına sebep oluyor.
sonuç: acı çekerek ölüm.


eğer bigün "aman nasıl olsa ölmeyecek miyim" diyen birisiyle karşılaşırsanız camdan atlamasını tavsiye edin. uçmanın gerçek anlamını anlayacağını söyleyin. acılarından kurtulmak istediğini söyleyenlerden de kocaman bir ısırık alın (lokmayı yutmayın, alışkanlık yapabilir) gerçek acıyı görsün. emin olun eğlenceli dakikalar geçireceksiniz.


Salı, Ağustos 01, 2006

blackbud takıntısı

Image Hosted by ImageShack.us

evet kabul ediyorum oldukça takıntılıyım. zaten bunları da bu yüzden buraya yazıyorum sanırım. belki çok iyiler belki de sadece jeff buckley'e özlem ama kesinlikle blackbud'a kafayı takmış durumdayım. resmi forumlarının moderatörü jebediah'tan msn yoluyla aldığım 3 konser ve 1 hearthbeat akustik performansını sizinle paylaşacak kadar da cömertim. buyurun;

  • StealAway-Live At Moles

  • Heartbeat-Live At Moles

  • Forever-Live At Moles

  • Heartbeat-Acoustic