Cumartesi, Eylül 27, 2008

The Verve (Bant Dergi - Eylül 2008)

Bant dergisi eylül 2008 sayısında yayınlanan yazım. Buyurun.

OTUR VE ŞAŞIR

THE VERVE


90'ların başında brit-pop en güneşli günlerini yaşıyordu. Suede'ler, Oasis'ler, Blur'ler, The Auteurs'ler dört nala gidiyordu. Ama 90'ların ikinci yarısı ve 2000’lerin başı aslında onların tarzıyla sarsılacaktı. Psychedelic, alternative rock ya da brit pop ne derseniz deyin The Verve için.

Bir grup düşünün... Ne kadar klasik bir başlangıç oldu değil mi? Tamam The Verve hakkında yazacağımızı biliyorsunuz ama hadiseyi biraz da süslemek gerekiyor. Ne şans ki süslemeler bize sunulmuş durumda zaten. Öyle bir grup düşünün ki günümüzün en el üstündeki vokalistlerinden biri, tüm dünyanın izlediği bir konserde bu grubun vokalistini “dünyanın en iyi vokalisti” olarak sahneye çağırıyor. Basit, The Verve’ü düşünün.

Bir iyi vokal, bir de iyi gitaristiniz varsa başarılı olmak için ihtiyacınız olan az şey kalıyor geriye. Bu ihtiyaçlardan biri kesinlikle şanslı olmak. Kariyerine yeni başlayan bir grup için en çaresiz sıkıntı bu muhtemelen. Tabii bu başlangıç günümüzden yaklaşık 20 yıl öncesine denk geliyor. 20 yıl önce yaşıyor muydunuz? Nerdeydiniz? Dikkat; konu The Verve olduğunda bu sorular önemli sorular. Buraya tekrar döneceğiz ama önce hikaye bölümünü bir atlatalım.

A Storm In Heaven (1993) İngiltere'de en büyük brit pop çılgınlığının yaşandığı anlara denk geldi ve onların ağırbaşlı halleri diğer gruplara nazaran biraz daha sönük kalmalarına neden oldu. Oasis ve Blur’ün işçi-aristokrat atışmaları, Suede’in parlaklığı ve magazini de yanlarına almış olmaları karşısında bu dönemde Pulp, New Order ve Nick Cave’in bile sönük kaldığını söyleyelim ki durum anlaşılsın. Albümün psychedelic-space rock tarzı, brit pop “lalala”larına yenik düştü. Zamanına uygun değildi. Çok süre geçmeden A Northern Soul (1995) geldi. Ufak tefek değişiklikler vardı The Verve soundunda. Gitar ve vokal reverbleri biraz kısılmış ve kimi şarkılarda yaylılar da devreye girmişti. En azından space rock tarzını bir kenara bıraktıklarına işaretti bu. Ama yeniden o duvara çarptılar. Hala doğru zaman gelmemişti.

Kim bilebilir ki iç işlerini, gitarist Nick McCabe gruptan ayrılıp The Beta Band’le dirsek temasına girişti. Öyle ki McCabe gruba soundunu kazandıran temel parçaydı ve yerine zamanın en yetenekli gitaristi, o günlerde henüz Suede’den yeni ayrılmış olan Bernard Butler’la bile bir haftalığına çalışılsa da bu aşı tutmadı (Suede de bu günlerde Butler’ın yerini iki kişiyle doldurmaya çalışıyordu). İç işler bir yanda dursun, bir de özel hayat problemi vardı The Verve cephesinde. Richard Ashcroft’un aşırı dozdan komada geçireceği günlere kadar sınırları zorlayan uyuşturucu problemi, grubun tamamen dağıldığı haberlerini de beraberinde getirdi.

Efsane böyle bitti dersek gülerler tabii ki. Richard Ashcroft, Lucky Man’de şöyle der; “Ben şanslı bir adamım, ellerimde ateş var.” Şansı sonuna kadar zorlamak adına veya yaptıkları işe güvendikleri doğrultusunda doğru zaman gelmişti belki de ve ateş kendini gösterdi. The Verve hiç kimsenin beklemediği şekilde tekrar birleşip aslında sadece daha önce yaptıkları müziği yaptılar. Sound olarak A Northern Soul’dan büyük farklar içermeyen Urban Hymns (1997)’le 90’ların başında kendilerini pek takmayanların ağzının payını verip yeniden dağıldılar. Aslında biraz derinlikli düşününce Urban Hymns’in bile zaman duvarına takıldığını söyleyebiliriz. Yayınlandığı yıl Mercury Prize’ı Gomez’in Bring It On’unun kazanmasını da delil olarak sunabiliriz (Aynı yıl Massive Attack de Mezzanine’i yayınlamıştı).
Urban Hymns yine de önceki albümlere göre hikayeleri bakımından daha şanslı şarkılara sahipti. Ashcroft’un komada geçirdiği günlerden kısa süre sonra yayınladığı single The Drugs Don’t Work başarı için ihtiyaçlardan olan “şans”tan çok daha fazlasına sahipti. Her ne kadar Richard Ashcroft kanserden ölen babasının acılarına ilaçların bile engel olamadığını görerek şarkıyı yazdığını söyleyip aslında bir aşk şarkısı olduğunu iddia etse de pek inandırıcı olmadı ya da buna inanılmak istenmedi. The Rolling Stones şarkısı The Last Time’ın sampleı kullanılarak hazırlanan Bitter Sweet Symphony, Massive Attack - Unfinished Sympathy’e göndermeleriyle güzel bir hikayeydi. Bunların dışında Sonnet, The Rolling People, Space And Time, Lucky Man (Biri beni durdursun tüm albümü yazıyorum yoksa)…tek başlarına bile bir albümü kurtarabilecek şarkılar. Bu günlerde aynı haltları The Good The Bad And The Queen’de Damon Albarn için karıştıran gitarist Simon Tong’un atmosfer yaratma uzmanlığının da Urban Hymns’e katkılarını belirtmeden geçmeyelim. (Mesela Weeping Willow’u tam bu anda bir kere daha dinleyebilirsiniz)

Hazır şarkılara da girmişken önceki albümlere de geri dönmekte fayda var. A Storm In Heaven’da Butterfly’ın ve The Sun The Sea’nin nefesli çalgılarla da desteklenmiş kaos ortamı Tim Buckley’nin avangard denemelerinin tadına ulaşıyor. A Northern Soul’un On Your Own’u veya orkestrasyon History’sinin, The Drugs Don’t Work veya Bitter Sweet Symphony’nin başarısına ulaşamamış olması, başka yerlere bakarken gözden kaçan ayrıntı şanssızlığından başka bir şey değil.

Geçen yıllar, bu gözden kaçan ayrıntıların yavaş yavaş fark edilmeye başlanmasına da neden oldu. Bugün pek çok insan The Verve’ü büyük grup kategorisine sokuyor. Evet sokuyor ama bu anda sorulara dönmenin zamanı geldi. Hikaye bölümünü bitirdik şimdi gerçeklerle yüzleşelim biraz da. Suratımız asılıyor.

20 yıl önce yaşıyor muydunuz? Nerdeydiniz? Hadi o kadar uzağa da gitmeyelim. Urban Hymns 1997’de yayınlandığında dinlemiş olan şanslı insanlardan mısınız yoksa henüz üç sene kadar önce adını duyup da “bir kere dinledim” diyebileceklerden misiniz? Richard Ashcroft’a “dünyanın en iyi vokalisti” Ünvanını, Chris Martin’in yağ çekmesine katıldığınızdan dolayı mı yoksa 1993’te Glastonbury’deki Gravity Grave kaydını dinlediğiniz için mi verdiniz? Opel reklamında Bitter Sweet Symphony’i ilk kez mi duymuştunuz ve “vay ne güzel” demiştiniz? / “vay ne güzel” diyebilmiş miydiniz? Mad Richard’ın, Spiritualized’ın muhteşem albümü Ladies and Gentlemen We Are Floating in Space’ine J. Spaceman’in sevgilisini çalarak ruhani bir dokunuş yaptığını duymuş muydunuz? Gerçekten, 20 yıl önce nerdeydiniz, hatırlayabiliyor musunuz? Ne düşünüyordunuz hayatınızla ilgili acaba? Bugünkü halinizi o gün hayal ediyor muydunuz ki? Aynaya bakın inanın ki yaşlandınız. O günleri hatırlamıyoruz, verdiğimiz sözlerin hiçbirini tutmadık. Efsane dediğiniz ama en fazla 4-5 senedir tanıdığınız bir grup The Verve. Eğer 20’li yaşlarınızı yaşıyorsanız kabul edin ki, onlar o bildiğiniz şarkılarını yaptığı gün sizin daha hiçbir şeyden haberiniz yoktu. Biraz daha kurcalayalım mı? A Storm In Heaven’ın tamamını dinlemediniz, biliyorsunuz. Peki A Northern Soul’un? Gözümüzde “efsane” olmayı tek bir albümle mi başardılar ki? Ne şans o zaman. Yeni The Verve albümü Forth dinleyeceğimiz en önemli albümlerden biri durumuna geliyor bu anda. “Efsane” dediğimiz grubun hayatımızda ilk defa “yeni albümü”yle karşılaştık. (Tüm bu sözleri Portishead - Third için de tekrarlayabiliriz). Yaklaşık iki haftadır muhtemelen hayatımızda ilk kez “The Verve’ün yeni klibi” Love Is Noise’u izleyebiliyoruz. 25 Ağustos’ta fiziki form kazanacak olan albümü aslında Ağustos’un ilk haftasından beri de dinliyoruz zaten.

Forth bir nevi Ashcroft ve çetesinin zamanı yeniden sınaması. Bu sefer başlarına gelecekleri çok daha iyi biliyor gibiler. Love Is Noise’un hızlı ritmiyle kendini ele veriyor bu durum. The Verve günümüz indie rockını yakalıyor bu geri dönüşün ilk singleıyla. 2007 Kasım’ında yeniden konserlere başladıklarından beri çaldıkları Sit And Wonder, A Northern Soul’un soundunu kulağımıza çalıyor albümün hemen başında. Ardından Rather Be, Judas, Numbness ve I See Houses serisi Urban Hymns’in ilk 20 dakikasından sonrasını anımsatıyor. Hatta bu seriye 8 numara Valium Skies’ı da katabiliriz. Aslında Forth’un süre-tempo ilişkisi, neredeyse Urban Hymns’le aynı doğrultuda devam ediyor. Ama araya sıkışmış bir Noise Epic var ki belki de albümün en büyük sürprizi durumunda. The Verve’ün yaklaşık son 2 dakikadaki sürpriz patlamasına Come On dışında pek alışkın olduğumuz söylenemez. Ayrıca The Beatles - Day Tripper’ın bass riffi de şarkıyı albümde ayrı bir yere koyuyor. Son iki parçası Columbo ve Appalachian Springs de yine A Northern Soul soundunda ve albüm bitiminin de benzer tempoyla olmasını sağlıyorlar.
Bugün Forth için söyleyeceklerimizin 10 sene sonra da kabul görecek kelimeler olmayacağını The Verve 20 senedir ispatlamış durumda. Keyfini çıkarıp şaşırmaya devam etmek güzel. The Verve’ün “umudu canlı tutma” telkinlerinin diğerlerinin yaptığından çok daha farklı olduğunu fark edebilmek güzel. “But I know I'll see your face again”



Yazı: Serdar NARTOP

İllüstrasyon: Saydan AKŞİT


1 yorum:

$ehirli Dervi$ dedi ki...

İçinde Bernard Butler geçen her yazın sanırım ona duyduğun sevginden olsa gerek samimi bir sevgi seline dönüşüyor Serdar."Urban Hymns" benim baş ucu albümlerimden.İlham aldıkları grupları farklı bir boyutta solladıkları bir albüm hakeza.Kıskandım yazıyı.The Verve kritiği için geç kalmıştım-yazamamıştım-artık yazmama da gerek yok.Eline-yüreğine sağlık.