Cumartesi, Aralık 16, 2006

2006 kısa kısa

2006'da dinlediğim albümler için birer cümle ve bence önemli şarkıların mp3leriyle yılı bitirmek istedim. buyurun:

blackbud - from the sky: Benim için yılın en büyük kazancı blackbud. bence yılın en iyi albümü "from the sky" demek için pek zorlanmıyorum. blackbud - barefoot dancing

thom yorke - the eraser: elektrothom senenin en iyi albümlerinden birini yaptı. normal bir durum ama normal olmayan bir albüm. thom yorke - atoms for peace

brainstorm - four shores: litvanyalılara tekrar teşekkürler. biraz daha sert ama hala tatlı bir albüm. brainstorm - thunder without rain

gomez - how we operate: şşhhh gomez albümünü kimse duymasın.

the veils - nux vomica: o kadar iyi ki daha iyisini yapacakları garanti.

dirty pretty things - waterloo to anywhere: eldeki tek şekerin yere düşüp pislenmesi. kıyamazsın üfleyip ağzına atarsın. ara sıra olur öyle. dirty pretty things - bang bang you're dead

dandadadan - sen bana birini android: türkiye'nin en iyi grubu bence. albümü mutlaka edinin.

the killers - sam's town: amerikan briti. çok eğlenceli. the killers - when you were young

boy kill boy - civilian: en iyi yeni gruplardan. çok daha iyi olacaklar. dikkate devam. boy kill boy - civil sin

primal scream – riot city blues: onlar hep "var". primal scream - dolls (sweet rock and roll)

arctic monkeys - whatever people say i am, that's what i'm not: mercury prize onların oldu. daha ne denebilir ki? arctic monkeys - scummy

richard ashcroft - keys to the world: deli richard artık iyice kendi halinde ve her hali güzel. richard ashcroft - break the night with colour

jarvis cocker - jarvis: sivri dili yine sivri. daha uzun yazıcam sonra. jarvis cocker - i will kill again

belle & sebastian - the life pursuit: tatlı şirinler. tertemiz müzik. belle & sebastian - funny little frog

beck - the information: beck bildiğimiz gibi.

the longcut - a call and response: harika tempolu. yepyeni ve çok iyi. takibe devam. the longcut - transition


graham coxon - love travels at illegal speeds: gitar üstadını dinlemek çok eğlenceli. graham coxon - i can't look at your skin


gevende - ev: eskişehir'in medar-i iftiharları. yazıcam sonra.

pinhani - inandigin masallar: eski bir takım şeyleri hatırlatıyor.

mew - and the glass handed kites: yine güzel. mew - the zookeeper's boy

the futureheads - news & tributes: blur geliyor aklıma. the futureheads - skip to the end

euros childs - chops: gorky's zygotic mynci solistinden sakin, bol piyanolu bir albüm.euros child - dawnsio dros y mor

forward russia - give me a wall: tempolu ingilizler. çok yeniler. çok daha iyi albümle gelecekler. forward russia - nineteen

badly drawn boy - born in the u.k.: damon gough da yine bildiğimiz gibi. badly drawn boy - nothings going to change your mind

get cape wear cape fly - chronicles of a bohemian teenager: get cape wear cape fly - i spy

the long blondes - someone to drive you home: rough trade'in yeni bombası. mutlaka dinleyin. the long blondes - weekend without makeup

the raconteurs - broken boy soldiers: the raconteurs - broken boy soldiers

ed harcourt - the beautiful lie: çok tanınmıyor ama dinleyen bırakamıyor da. jeff buckley benzetmesi çok fazla yapılıyor. the beautiful lie iyi bir albüm. ed harcourt - visit from the dead dog

james dean bradfield - the great western: manics de sevmem pek. eh işte.james dean bradfield - that's no way to tell a lie

razorlight - razorlight: yılın en iyi indie albümlerinden. çok daha iyisi gelecektir ileride. razorlight - in the morning

keane - under the iron sea: pek sevdiğimi söyleyemem. keane - crystal ball

albert hammond jr - yours to keep: the strokes soundunda. dinlenilesi. albert hammond jr - scared

easystar all stars - radiodread: arşivlik. easystar all stars - paranoid android

placebo - meds: placebo'nun sonu. placebo - broken promise

morrissey - ringleader of the tormentors: marr'sız morrissey'i napayım ki. hep aynı hep aynı. morrissey - life is a pigsty

muse - black holes and revelations: ne yaptın be muse? "bliss" soundundan iğreniyorum. muse - knights of cydonia

Cuma, Aralık 15, 2006

4 kurşun tam kafamıza: DANdadaDAN


uzun uzun yazmaya kalksam bitiremeyeceğimden korkuyorum. dandadadan ilk albümü "sen bana birini android"i fono müzik etiketiyle yayımladı. duymayan bilmeyen kalmamıştır artık. zaten pek çok yerde röportajları var. o yüzden (kendilerinin de sıkıldığı üzere) aynı şeylerden (dandadadan'ın isim oluşumu, kuruluş hikayeleri gibi) bahsetmenin anlamı yok. roll ve rolling stone tr.'nin aralık ayı sayılarının -sevdiğim arkadaşımın tespiti olarak, 38. sayfalarını açtığınız zaman zaten bu bilgilere ulaşabilirsiniz. benim söylemek istediğim başka şeyler var;

iki hafta kadar önce
işte genç internet sitesi için yapacağı röportaj için beni de davet eden arkadaşım (kişiye özel not: isim vermem doğru olur mu bilemedim. okursan kusuruma bakmazsın eminim) sayesinde grup üyeleriyle tanışma fırsatım oldu. kendi aralarında son derece eğlenceli insanlar. özellikle yaptıkları kelime oyunlarını duyunca dandadadan, tamburada, naapjazz, randıman kakara gibi isimler bulmalarını normal karşılıyorsunuz. dandadadan şarkı sözlerinin de üzerinde çok fazla durulması ve duyduğumuz lafını esirgemeyen, gerekirse küfür eden dandan hallerinden daha fazlasını içerdiğini anlamak zor olmuyor. söyledikleri şey şu; "biz sürekli çalmak istiyoruz". 15 aralık jazz cafe programları öncesinde (tek başıma gitmiştim. beni hiç yalnız bırakmadıkları için teşekkürler) yine muhabbetlerine ortak olma fırsatı buldum. sürekli olarak çıkardıkları seslere yeni birşeyler katmaktan bahsetmeleri samimiyetlerini de gösteriyor. kadıköy'deki karargahları yada onların dediği gibi "atölye"de şimdiden 2. albüm için 7-8 yeni şarkıyı hazırladıklarını söylüyorlar. programlarında belli bir playlist hazırlamadan geliyorlar ve ortamın durumuna, kendi hallerine uygun anlık şarkı seçimleriyle devam ediyorlar. bu anlık seçimler esnasında albüm dışı şarkılar da dinliyoruz. bunlar şimdilik; "neden saçların beyazlamış arkadaş" ve "sude" coverları, tamburada zamanlarından "mavi", yeni şarkılar "patron", "niye", "boka basma", Bülent Ersoy'a ithafen besteledikleri "bülent".
kesinlikle mükemmel bir canlı performans grubu. şu an için belli olan programları: 31 aralık peyote
3 ocak studio live
13 ocak peyote
16 ocak babylon
DANdadaDAN last.fm grubu ve DANdadaDAN myspace sayfalarından da takip edilebilirler.
son olarak biraz yaramazlık yapmak istiyorum. managerleri "patron" Burak Güngörmüş'e ithafen besteledikleri yeni şarkıları "patron"un 15 aralık jazz cafe programındaki canlı performans videosunu birazcık da Burak beyin "yayınla gitsin" lafından cesaret alarak sunuyorum. buyurun. (NOT: röportaj işte genç'te yayımlandığı zaman linki vericem. slidedaki tüm fotoğrafları da kendim çektim. kullanmak serbest)




Uploaded by serdarcharliebrown

Çarşamba, Aralık 13, 2006

bernard butler albümü geliyoooor:))


1999'dan beri beklediğim haberin ilk sinyali bugün geldi. bernard butler'ın yeni şarkısı "I Just Wanted To See You So Bad" gün itibariyle myspaceinde. muhtemelen yeni albümün habercisi bu. daha ne isteyebilirim ki?

ayrıca
butler'ın myspaceinde muhtemelen(henüz tam olarak öğrenemedim) prodüktörlüğünü yaptığı the cranberries gitaristi Noel Hogan'ın yeni grubu "mono band"'den de birkaç ses dinleyebilirsiniz.

Pazartesi, Aralık 11, 2006

the veils

bir gün yeni zelanda ile ilgili birkaç kelime etmeniz gerekirse elinizde haka dansları dışında edebileceğiniz kaç kelimeniz var? işte uzun uzun konuşma fırsatı; the veils.

grubun söz yazarı-vokalisti-gitaristi finn andrews ingiltere yoluna düşüp elinde kapı gibi "more heat than light" şarkısı ile de rough trade records (the smiths, james, jarvis cocker, the strokes, bernard butler, the libertines ve belle & sebastian'in plak şirketi, hazır ol'a geçin) kapısından girince 2002 ve 2003 çıkışlı iki EP sonrasında bernard butler duruma el koyuyor ve 3 EP sonrasında ilk albümleri "The Runaway Found" yayınlanıyor.

patlamalar içermeyen, piano düzenlemeleriyle süslenmiş müzikleri, finn andrews'ın yer yer cırtlak (billy corganvari), yer yer yumuşacık (fran healyvari) sesiyle beraber starsailor, travis, elbow sularında geziniyor. "The Runaway Found" baştan sona herhangi bir anında rahatsızlık hissedilmeden dinlenilecek bir albüm. özellikle pek sık rastlanılmayan güzellikte 5 şarkı "Lavinia", "More Heat Than Light", "The Tide That Left and Never Came Back", "The Leavers Dance", "Talk Down the Girl" arka arkaya gelmeye başladığında the veils'in fon müziğiniz olması ihtimalini bir kenara bırakmanız gerektiğini anlıyorsunuz. zira farklı bir şeye daha konsantre olmak gerçekten oldukça zor. "Lavinia" vakti zamanında oldukça tanınsa da "The Leavers Dance"in büyüsü bir başka bence.

tabi macera devam ediyor. eylül 2006 çıkışlı "Nux Vomica" listelerde senenin en iyi albümleri arasında hep yer buluyor. albümün isim şarkısı ve "not yet"te fazlasıyla farkedilmek üzere sanki biraz da nick cave and the bad seeds havası da katılmış gibi the veils sounduna. canlı performanslarının da harika olduğunu sağda solda okudukça insanın canı fazlasıyla çekiyor tabi. elden ümit etmekten başka birşey gelmiyor şu an için ne yazık ki.

Finn Andrews - vokal/gitar
Sophia Burn - bas
Liam Gerrard - piano/org
Henning Dietz - davul
Dan Raishbrook - gitar

henüz yeni bir grup olduklarından dolayı işi baştan sıkı tutmak gerektiği düşünülür umarım. şarkılarını rahatlıkla bulmak mümkün ki "nux vomica" albümü türkiye'de yayınlandı bile. 2 tane şarkı vereyim diye düşünüyordum ama o kadar fazla sayıda güzel şarkıları var ki ayırmayı başaramadığım için the veils linkine boğucam yazıyı. inanın bana hiçbirini rastgele seçmedim. son uyarım; benden nefret bile ediyor olsanız boşverin beni, the veils'i bi dinleyin olur mu? bırakmak mümkün değil. buyurun.

the veils - lavinia
the veils - more heat than light
the veils - the leavers dance
the veils - nux vomica
the veils - not yet

the veils myspace

Pazartesi, Aralık 04, 2006

22 ocak nokta atışı

damon albarn ve yeni ekibi hazırlıklarını tamamlamış, şu sıralar pek çok konser veriyorlar ve albüm tarihi de belli olmuş. daha önce 8 ocak olarak açıklanmış olsa da hedefimiz 22 ocak 2007'yi sağ olarak görebilmek şu an için. albümden bir hafta önce de 'Kingdom Of Doom' single'ını yayınlayacaklarmış. albümün adı kesin olarak "The Good The Bad And & The Queen". daha önce "Herculean"i yayınlamışlardı, şimdi de myspacelerinde "Kingdom Of Doom" ve "History Song" dinlenilebilir durumda. ikisine de bayıldığımı söyleyemem ama. demedi demeyin.

Perşembe, Kasım 30, 2006

urban hymns bazlı dert yanımı


bir süredir blogla ilgilenemedim. bikaç planım var kafamda ama. haftasonunu iyi değerlendirmeye çalışıcam. şimdi bakıyorum da bir haftadır hiçbişey yazmamama rağmen günde 25-30 ziyaret oluyor bloga. şaşırıyorum ben. teşekkürler.

bugün işe giderken de dönerken de the verve-urban hymns albümünü dinledim. özellikle akşam otobüste, yoğun trafikte, yorgun argın eve dönerken acaip bir huzur verdi bana. aklımdan şu geçti; the verve'e, jeff buckley'e, radiohead'e nasıl depresif/bunalım müziği diyebiliyor insanlar? hiç edebiyat, felsefe, müzikal eleştirisi vs. amaçlamayıp bodoslama söylemek istiyorum; bu şahısların çıkarttığı bu kadar güzel, uyumlu sesi arka arkaya duyup da bu güzellik yüzünden niye bunalayım ki? hayat için "şöyle berbat, böyle boktan" demek bu kadar güzel yapılabiliyorsa demek ki güzel birşeyler de var ve işte o da kulağımda. bunları dinlerken o kadar güzel bişey yapıyor oluyorum ki bu anda bunalmak yerine anın tadını çıkarmak, rahatlamak, huzurlanmak daha olası, daha gerçek.
ey okuyucu; daha önce serdarcharliebrown'un yazdıklarından tek bir kelimesini bile doğru bulduysan, eğer bir kere olsun "acaba ne demiş?" diye düşündüysen, eğer onun yazdıklarını birşey öğrenmek için okuyorsan sana söyleyebileceği en önemli şeylerden birisi "urban hymns'i dinle" olur. ey okuyucu; urban hymns'i dinle. yapabileceğim en iyi bikaç tavsiyeden biri bu.

Salı, Kasım 21, 2006

süper haber, kula shaker döndü

hiç ummazdım. Crispian Mills ve arkadaşları geri döndü. daha önce bir yazı yazmıştım blogda. huzurlu ölüm yakıştırması yapmıştım ama henüz huzurun doruğuna varamamışlar anlaşılan. son zamanların en önemli durumlarından. mart ayında The Revenge of the King isimli bir ep yayınlamışlar -ki hiç haberim olmamıştı, yeni albüm için de hazırlanmaya devam ediyorlarmış. myspacelerinde iki yeni şarkıları Dictator of the Free World ve Braj Mandala dinlenilmeyi bekliyor. hiç durmayın tavsiye ederim.
yeni şarkılarının listesi de şöyle;

Big Bad Wolf
Die For Love
Super CB operator
Craving Heart
Dictator of the Free World
6ft Down
Troubador
Revenge Of The King
On The Highway
Braj Mandala

Pazartesi, Kasım 20, 2006

iç hesaplaşmalarım. bölüm 2: elliott smith

Image Hosted by ImageShack.us

çok fazla tanımıyorum. ama tanıyan çok fazla insan tanıyorum. sora sora bağdat bulunur tarzı yaklaşımla çok fazla ilgi göstermeden, tek tük dinlediğim birisi elliott smith. şunu yapmış bunu yapmış diye atıp tutamam hakkında. dinleyicisi değil dinleyicilerinin gözlemcisi olarak bişeyler söyleyebilirim ancak. ilk söylemem gereken de inanamadığım. hakkında negatif birşey söyleyen kimseye, hiçbir yazıya, söyleme rastlamadım. tek eleştirilen yanı intiharı. aslında ben uzun süre dinleyemiyorum, bir süre sonra bu kadar şirinliğe dayanamıyorum. yalnız bu şirinlik (ki akustik gitar-piano ikilisi bunu sağlayan) müzikte hakim sadece. lyriclerinde zaten başının belası olan alkol ve uyuşturucu problemi, depresyon hallerine sıkça rastlanıyor.

aslen gitarist. bana sorulacak olursa emsalleri jeff buckley, cat power, belle & sebastian, richard hawley ve belki biraz da badly drawn boy. ama sevenlerinin bu söylemime katılacaklarını sanmıyorum. onu ayrı bir yere koyduklarını çok iyi biliyorum.

hakkında ekstra bilgi olarak söyleyebileceğim şey (-ki böyle bir araştırma hiç yapmadım. o kadar ki bu yazıyı yazarken bile kaç albümü olduğunu bilmiyorum inanın ki), çok fazla dizi ve film için müzik yaptığı. bunlardan en önemlisi de Matt Damon ve Robin Williams'ın oynadığı Gus Van Sant filmi "Good Will Hunting". zaten tanınmaya başlamasının da ilk adımlarından birisi bu.

olur ya hadiseye benim kadar kara cahilseniz eğer pek çok kişiyi ilk kez büyülediği (-ki bu "büyülemek" kelimesinin daha iyi uyabileceği bir yer olduğunu sanmıyorum) Waltz #2 ve kişisel tercihim Clementine'le işe başlanılmasının uygun olduğu kanaatindeyim. ince, yumuşacık sesi, "gülümse, hayat kötü" tarzı müziği ile arkasından ağlanacak insanlar kazanmayı başarmış. çok sevdiğimi söyleyemesem de sevenlerinin haline tanık olduğum için sadece saygı duyabiliyorum o kadar.

2003 yılında 34 yaşında, göğsüne iki bıçak darbesi vurarak intihar etmiş. ne diyebilirim ki? biraz vurdumduymaz olucam; yapmasaymış keşke.

Perşembe, Kasım 16, 2006

iç hesaplaşmalarım. bölüm 1: muse

Image Hosted by ImageShack.us

tamamen kişisel bir yazıdır. takmayınız.

muse ilk çıkışından itibaren hep farketmeden takip ettiğim bir grup oldu. taa ilk albümleri showbiz'den beri. tabi bir hikayem var. bir gece radyoda hakan tamar'ın punk-art'ını dinlerken arka arkaya bir radiohead bir muse, bir radiohead bir muse çalarak bir nevi "muse diye bir grup var ve radiohead'in ilk hallerine çok benziyor" deyip belki de biraz da radioheadçilik oynayan yeni çocuklarla dalga geçmişti. grup da zaten yakın zaman sonra oldukça tanınır olmuştu. showbiz'de gerçekten de pablo honey ve the bends'den fazla fazla esinlenilmiş. tek dinleyişte bile vokal ve akustik gitar benzerliklerini farketmek güç değil. matt bellamy'nin bir lafı var, şöyle ki; "küçük bir kasabada radiohead dinleyerek büyümüş insanlarız. benim hayatım creep'i dinlediğim gün kaydı, elbette sesimi onun gibi eğitmeye çalıştım, çünkü onun gibi söylemek istiyordum." zaten showbiz'in prodüktörü de pablo honey'nin yapımcısı. yeni bir grubun bu şekilde olması gayet normal. fakat bir radioheadsever için muse'un bu tavırları sonrasında onları ciddiye alması beklenemez. haliyle aynı durum bende de başgösterdi. onları hep "hadi bağırıp çağırılan, bangır bangır gitarlı birşeyler dinleyeyim" dediğim zamanlar kulağıma taktım. onları açık açık küçük gördüm hep.

2. albüm origin of symmetry çıktığında hiç umursamamıştım. açıkçası new born'u bile klibinin dönmeye başlamasından haftalar sonra ilk kez izlemiştim. tüm albümü dinlediğimde de özellikle bliss ve uzay efektli türevi şarkıları midemi bulandırmıştı. akustik gitarlar da elden bırakılmıştı. kızgın radiohead. fakat uzay takıntısı biraz tarz belirleme çalışmaları gibiydi. iğrenç bir tarz ama.

absolution'ı merak ediyordum. aslında uzay takıntısı devam edecek mi, showbiz'deki kasvet yeniden kurulabilmiş mi diye merak ediyordum belki de. uzay hadisesi baş göstermeye devam etse de yarattığı atmosfer açısından pek karamsarlık hissi uyandırmıyor albüm. itiraf edeyim ki oldukça fazla dinledim. ama albümün tamamına sadece TSP ve stockholm syndrome'u dinlemek için mi katlandım diye de düşünmeden edemiyorum.

black holes and revelations daha yayınlanmadan önce supermassive black hole herkesi hayrete düşürdü. dance-rock ritmleri muse'un hiç denemediği birşeydi zira. muse'un bu durumunu yine radiohead olma çabalarına yormuştum. "tarz değiştiriyor gibi yapalım" çalışmaları. "onlar elektroniğe kaydı, biz de dansa kayalım" düşüncesi/ithamı. ama bu düşünce kısa sürdü. tüm albüm dinlendiği zaman muse'un yeniden birsürü blissimsi şarkı kaydettiği açık seçik ortada. belli ki sadece supermassive black hole ve starlight için birtakım yeni şeyler denemeye çalışmışlar. albüm sanırım en sevmediğim albümleri durumunda. zaten genel olarak albümlerini seviyorum diyemiyorum ki.

hmmm şu sıralar birşeyler değişmeye başladı ama aklımda. rock'n coke 2006 performansları tabi ki etken. 2005 brit awards en iyi sahne performansı ödülü sahibiler. ama canlı canlı görmedikten sonra bu ödül insana pek birşey ifade etmiyor açıkçası. fakat gördükten sonra da "muse çok b*ktan bir grup" lafını etmek için gereğinden fazlaca yüzsüz olmak gerek. tamam belki biraz yüzsüz olabilirim ama "albümleri o kadar önemli değil fakat dalga geçilmemesi gereken bir grup" demem gerektiğini düşünüyorum artık. çok hoşuma gitmiyorlar ama dalga geçilmeyi de asla haketmiyorlar. galiba muse gözümde sınıf atladı. ama hala küçük sınıflardalar.

birşey daha; hala showbiz şarkısının sonundaki solosunda gitarlarla beraber matt bellamy de bağırıyor mu anlayabilmiş değilim. üzgünüm.

Perşembe, Kasım 09, 2006

ağır abi iş başında. grinderman


nick cave abimizin sözüne güvenmeyeceksek kime güvenicez? buyurun the modern way'e. yeni haber nick cave'in yeni albüm projesi.

Cuma, Kasım 03, 2006

blackbud'dan yeniler

hızlı üreten gruplar geç tüketilir... sanırım. ve ya bilmiyorum diyeyim. blackbud'ın albümü dışında başka bir çok materyaline ulaşmak mümkün. en son olarak
myspacelerinde iki yeni şarkı koymuşlar. henüz 3-4 günlük. so it seems (download edilebilir durumda) ve golden girl'ün demosunu dinlemenizi öneririm. ben hala habire blackbud dinliyorum. bakalım nereye kadar gidecek.

Perşembe, Kasım 02, 2006

28 ekim cumartesi mogwai geçti gitti

yeni melek'teki konserdeydim. güzel şeyler oldu o gece. kaçıranlar bişeyler kaçırdıklarının farkındadırlar elbette. bakın bence neleri kaçırdılar:

kafabindünya
istanbul'lular gayet iyi bilirler aslında onları. post rock, experimental grubumuz kafabindünya saat 10 sularında sahneye çıktı. pek fazla kalabalık değildi salon ama neler kaçırdıklarını bilmiyorlar. 11 kasım gecesi peyote'deler. hala dinlemeyen varsa bugüne kadar neler kaçırdıklarını görebilirler. söyleyecek fazla birşeyim yok onlarla ilgili. çok güzel bir başlangıçtı gece için.

Image Hosted by ImageShack.us


replikas
şeyy nasıl söylesem bilmiyorum ki. replikas'ın en gereksiz gruplardan olduğunu düşünüyordum hep. rock'n coke 2005 performanslarını izlemiştim ve hiç beğenmemiştim. sanırım haklıymışım. film müziği yapmaya devam etsinler. ama bence sadece öyle yapsınlar. çok sıkıldım çok. susayım ben. hiç yazasım yok nedense.

Image Hosted by ImageShack.us


mogwai

Image Hosted by ImageShack.us

herşey güzel başladı. önlerdeydim. 2ye 2lik bir abi vardı önümde ama çok da kapatmadı görüş açımı. memnundum. sahneye izleyici yaklaştırmama görevi almış korumalar. fakat şarkı listesinin fotoğrafını çekmeme izin verdiler neyse ki. sonra beyler sahneye geldiler ve gitarlara sarıldılar hemen. shoegazer olmak kolay iş değil. sanki biz orada değilmişiz gibi davrandılar (bir süreliğine). gitaristlerinin (sanırım adı Barry Burns olan o) giydiği arab strap tişörtü hemen dikkat çekti tabi.başka şeyler de var hemen dikkatimi çeken aslında. baterideki yeşil-beyaz celtic(glasgow takımı olur kendisi) atkısı, klavyedeki oyuncak bebek kafası, grup üyelerinin miller organizasyonunda sahnede efes bira içmeleri ve tonmaister dede. özellikle dede pek bir eğleniyordu.

enstrümantel müzik yapan grupların konserleri için hep acaba albümdeki gibi çalabilecekler mi endişesi olur ama mogwai bu durumu aşmış. şarkıların patlama anları kulak zarlarını zorluyor belki fakat kulak zarının zorlanmasının keyfi de bir başka güzel tabi ki. aslında konser sırasında şöyle bir düşüncem vardı; burada öleceksem eğer; kalabalıktan ölmem, sahne dumanı kokusuz ama bronşit şoku diye birşey varsa bundan ölebilirim belki, hiçbiri olmazsa yüksek sesten ölebilirim ama ama bundan memnun kalırdım sanırım. ölmedim. ışık şovları için organizasyon yetkililerine teşekkür etmek gerekli ama hiçbirinin bunu okuyacağını sanmıyorum. o yüzden gerek yok.

mogwai aslında biz orada yokmuşuz gibi davrandı fakat bu sadece muhabbet açısından böyleydi. grubun poz vermeyi çok sevdiği izlenimi edindim. çoğu şarkıda -özellikle patlama anları öncesinde, "hazır olun, geliyor" duruşları vardı bütün üyelerde. yalnız asla beşini birden tek fotoğraf karesine sıkıştıramadım, ona yanıyorum. bislerinde helicon 1 ve we're no here çalarak sahneden bence oldukça gereksiz ses kalabalığıyla ayrıldılar.


vokalleri yapan gitarist klavyeci Stuart Braithwaite'in sesini pek duyamadığımı ve iki elektrogitaristin de harika olduğunu söyleyip bitireyim.


Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us